Hicret Gülleri/Halil Delice

Hüseyin Hilmi Efendi’nin Abdülhakim Arvasi hazretlerine talebe olmasını 3 kuşak önceden başlayarak anlatıyor. 2 aileyi ayrı ayrı konu alıp bölümleri arasındaki geçişleri bağlaması güzel. Gerçi arada ani geçişlerle kopmalar, durya şimdi hangi ailedeyiz dedirten anlarda oluyor. Kitapta göze batan tek şey tekrarlar. Bazı cümleler yada paragraflar tekrar tekrar kitapda karşınıza çıkabiliyor. Bu kitabı okurken de savaşın soğuk yüzünü iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Hicretin zorluğunu, yoruldukları için, yola devam edebilmek için evlatlarını ağırlık diye geride bırakan annelerin acısını yaşıyorsunuz. Rumların acımasızlığına, sevdalıların, anne- babaların, evlatların, memleketin ayrılığına gözyaşı döküyorsunuz.

1473021_10152015095453276_1709412493_n

Bu kitapta da beni en çok etkileyen kısım:

Bir bebek ağlaması duyar gibi oldu. Kırk senedir içinde susmayan feryat mı diye tereddüt etti. Ağlama tekrar geldi. Emin oldu, içindeki ses değildi. Sağına soluna baktı. Hemen önündeki ulu çınar ağacından geliyordu.
Telaşla koştu. Ağacın kalın gövdesini etrafını dolandı, ancak sesin sahibini bulamadı. Ağlama sesi tekrar yükseldi. Başının üzeriden geliyordu. Başını kaldırdı, dala asılmış bir kundak gördü. Eli ayağına dolaştı. Epey yüksekteydi. Elleriyle erişebilecek gibi değildi. Bunu buraya bağlayan nasıl bağlamıştı? Herhalde ağacın üzerine çıkarak yapmış olmalıydı. Ne kadar yükseğe koyarsa hayatta kalma şansının o kadar fazla olacağını mı düşünmüştü acaba ana yüreği? Anne evladını bırakabilir miydi? Belki de anne ölünce bebeği bulan birisi buraya asmıştı, bir insaf sahibi kişi alsın diye…
Atını, tam altına çekti, biraz zorlanarak da olsa binmeyi başardı. Ne hikmettir bir türlü anlıyamıyordu. Ne zaman ata binse yüreğinin genişlediğini hissediyordu. Yine aynı şey olmuş gönlündeki hüzün çiçekleri ümide dönüşmüştü. Kundağa uzandı. Bağını çözdü, kendine doğru çekti. Neyle karşılaşacağını çok merak ediyordu. Yumuk yumuk gözlerle kendine bakan ve gülümseyen bir çift gök mavisi göz gördü. Evet, inanılmazdı ama gülümsüyordu. Bütün bu acılar içinde ümidi müjdeliyordu. İçi bir hoş oldu.

Bir yaşlarında gösteren bebek tekrar ağlamaya başladı. Büyük ihtimal aç ve susuzdu. Hemen atın terkisindeki su matarasına uzandı. Bebenin dudaklarına bir kaç damla damlattı. Ağlamayı kesti, damlaları hayat verici bir şekilde yaladı, belli ki çok susamıştı. Damlalar birbirini takip ederek yağdı, yağmur damlaları gibi…
Bebeği doyurmaları, altını temizlemeleri içın hanımına uzattı. Uzatmasıyla beraber ağlamaya başladı, kucağına aldığında ağlamayı kesti. “Hey mübarek. Anlaşılan atla seyahati sevdi.” diyerek gülümsedi… Efendisini gülümseyişiyle cennet bahçesine girmiş gibi ferahlayan hanımefendisi, ” Efendim, atla seyahati değil, sizin kucağınızı sevdi.” dedi, ağlamasına aldırmadan bebeği diğer kadınların yanına götürdü.
Seyyid Abdülhakim efendi, kucakta giden bebeni arkasından bakakaldı. Giden bebek miydi, yoksa yorgun gönlü müydü bilemedi. Şu dünya dedikleri ne garipti, anlaşılması ne zordu. Ölümle hayat ne kadar da birbiriyle iç içeydi. Hangisi nerede başlıyor, nerede bitiyor anlamak çok zordu.
Atını kendi haline bırakmış giderken bir sesle daldığı alemden uyandı. Seslenen hanımıydı, “Efendim. Bebeyi doyurmamıza, altını temizlememize rağmen susturamadık. Sizi ister galiba diyordu.”
“Ya öyle mi? Gel bakayım ağlayan bebe. Ağlamak en çok senin hakkın.” diyerek kucağına aldı, almasıyla bebe sustu.
Hanımı güldü.
“Efendim! Anlaşılan o ki kucağınızı çok sevdi. Bunca yükünüzün üzerine bir de bebe bakıcılığı eklendi.”
“Merak etme hanım. O bize yük olmaz, yükümüzü alır. Hatırlattıklarıyla, getirdiğiyle…”
“Efendim ismini ne koyacaksınız? İsimsiz bebe olmaz.”
Şaşırır gibi oldu.
“Doğru ya… Bir de isim lazım. Er kişi mi, hatun kişi mi?”
Tebessüm etti.
“Ağlayışından belli değil mi?Er kişi, pehlivan…”
Kucağındaki bebeğe baktı. Gülümsüyor, dudakları kıpırdıyordu. Küçücük eli ona doğru uzanıyordu. Sanki teşekkür ediyordu,kendisini ağaç dalında bırakmadığı, kucağına aldığı için… Evet, bu bebek şükrediyordu hem kendisi hem de acıları sebebiyle şükretmeyi unutan kafile için. Hanımına döndü.
“İsmi Şakir olsun, şükreden, teşekkür eden manasına. Baksana ağlaması bile şükür. Her haliyle şükrediyor hem bizim hem de kendisi için. İnşallah ileride büyüdüğünde nimetleri yerinde, emredilen şekilde kullanarak gerçek şükredenlerden, kulluğun sırrına erenlerden olur.”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: